GÜNCEL

Kurtuluş Tayiz : Gerçekler, yalanlar ve Cemaat

Tarih
04 August 2014
İzlenme
347 Kişi
4Ağustos 2014...

Bir insanın başına gelebilecek en büyük felaket herhalde dünyada durduğu yeri kaybetmesi ve yönünü şaşırması olmalı. Bu yüzden Müslümanlar günde beş kez kıbleye döner ve Allah'a dua ederek bu dünyadaki yönünü kaybetmemeye çalışır. Hıristiyanlar ve Yahudiler de öyle; onların da dünyadaki yerlerini bulmak için her gün yüzlerini çevirdikleri kıbleleri vardır. Namaz ve ibadetler hayatla kurulan en gerçekçi ilişki biçimidir. Gerçeği kaybetmekle kıbleyi şaşırmak aslında aynıdır; ikisi de insanın kendini kaybetmesi anlamına gelir ki, bir insan için bundan daha büyük bir felaket olamaz.

Bu konuya kafa yormamın sebebi Gülay Göktürk'ün önceki gün kaleme aldığı ve dün de "durduğu yer"i anlatmaya devam ettiği yazısı. "Ben nerede yaşıyorum, nerede duruyorum?" başlıklı yazısında Göktürk, kendisi ile gerçek arasındaki bağı sorguluyor. Bu analizin sebebi Cemaat'in kendisine yönelttiği "Göktürk nerede yaşıyor?" eleştirisiydi. Basit görünen bu eleştiri aslında ciddi bir suçlama getiriyordu; Gülay Hanım'ın gerçek ile arasındaki bağı kaybettiğini iddia ediyordu.
Gerçeklerle bir toplumun inandırılmaya çalışıldığı yalanlar arasındaki farkı anlattığı yazısında Göktürk, bu suçlamayı şöyle yanıtlıyor: "Bir kısım insan 17 Aralık’tan bu yana fiktif bir Türkiye yarattılar. Yaşadığımız Türkiye ile bir ilgisi olmayan kendi yazdıkları bir senaryo bu ve bir müddettir hepimize 'İşte gerçek Türkiye bu, sizin anlattıklarınız hayal mahsulü; siz hayal görüyorsunuz' deyip duruyorlar. Hepimizin gözü önünde yaşanan olguları seçici bir biçimde bir araya getiriyor ve tamamen farklı bir hikâye yazıyorlar. (...) Herkesin de bu hikâyeyi 'satın alacak' kadar ahmak olduğunu varsayıyorlar."
Cemaat ve ona bağlı liberaller, 17 Aralık'tan beri aslında herkesi kendi kurguladıkları bir gerçeğe inandırmaya çalışıyor. Hikaye ettikleri gerçeğin aslında hiç de gerçek olmadığını, yapay olduğunu anlamak zor değil. Canlı ile cansızı ayırd etmek gibi birşey bu; fakat onlar, ısrarla yalanı gerçek, gerçeği yalan kılmaya çalışıyorlar. Bu çabanın anlamsız olduğunu düşünmek yanıltıcı olur; cemaat, yalanı düşünme biçimine dönüştürerek inanılmaz bir güç kazandı. Siyasette yalanlar elbette vardır, her siyasi parti, politikacı gerçekleri kendisine göre az çok eğip büker. Siyasi hayatta buna sıkça rastlarız; ama cemaat'in özelliği yalanı siyasi mücadelenin asli yöntemine dönüştürmesi ve buna kurumsal bir çerçeve kazandırması. 2007'den sonra polis, savcı, hakim, köşe yazarları (televizyon, gazete, kitap ve dergiler aracılığıyla) hep bir ağızdan kurguladıkları senaryoyu Türkiye'ye "gerçek" diye empoze ettiler. Fezleke ve iddianamelerin kaynaklık ettiği bir "Türkiye gerçeği" yarattılar. Toplumu ve siyaseti kurdukları "büyük hikayeye" bir şekilde dahil etmeye çalıştılar. Fakat kurgunun gerçeğin yerini alabilmesi bir yere kadar mümkündür; hayat "doğru"dan yoksun bir "gerçeği" fazla taşıyamaz, zamanı geldiğinde sırtından bir çırpıda atıverir. 17 Aralık tarihinin bu açıdan bir önemi vardır; Türkiye, bu yalanı 17 Aralık'ta silkelenerek üzerinden attı. Kurgulanan hikaye ile gerçek arasındaki farkı gördü. Cemaat'in hikaye kurucularının, polis şeflerinin, medya aktörlerinin bu kadar büyük yalancı, iki yüzlü, riyakar, takkiyeci olması tesadüf mü? Hayır; onların asıl mesleği zaten gerçeği eğip bükmek, tersine çevirebilmek. "Doğru"dan, "gerçek"ten uzaklaştıkça tabii ahlaktan da koptular. Hepsinin ortak özelliği olan "kötücüllüğün" kaynağında da gerçeklerle oynamanın beraberinde getirdiği ahlaktan uzaklaşma vardır. Bu aklın yerli bir akıl olmadığını bu davranışın bize fazlasıyla yabancı gelmesinden anlıyoruz. Türk siyaset kültüründe bu kadar büyük yanıltma ve aldatma yoktur. Başbakan'ın "yanılmışız, saf mışız" sözlerini basite almamak gerekiyor. Siyasi hayatta kimse düne kadar Cemaat kadar büyük bir "yalan" ile karşılaşmamıştı. Gerçekle destekledikleri yalanlarla yepyeni bir "soluk" getirdiler ülke siyasetine. Hileyi, aldatmayı, arkadan hançerlemeyi, komployu, ihaneti, iftirayı, şeytani kötülükleri Türkiye bunlarda gördü. Bugün aynı yalanlarla bizleri hala kurguladıkları senaryoya inandırmaya uğraşıyorlar. Gülay Göktürk gibi usta bir yazarı, düşünce insanını bile durduğu yerden şüphe ettirmeye çalışıyorlar. Ve hala topluma yanlış kıbleyi işaret ediyorlar. Biliyorlar ki dünyadaki yerini şaşıran insan kadar kolay güdülen bir varlık yoktur. Oysa Türkiye 17-25 Aralık'ta kıblesini şaşırsaydı, durduğu yerden azıcık şüphe etseydi bugün ülkede Cemaat'in hükmü sürüyor olacaktı. Türkiye'nin nasıl büyük bir badire atlattığını sanırım şimdi herkes daha iyi görüyor.

Akşam

YORUM YAPIN

Yorumlarınız editörlerimiz tarafından okunup onaylandıktan sonra yayına alınacaktır.

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ Tümü
BU KATEGORİDEKİ DİĞER MAKALELER