YAŞAM

Serdar Tuncer : Bana derdini söyle

Tarih
28 January 2016
İzlenme
1880 Kişi

Sana kim olduğunu söyleyeyim, diyebilseydim keşke.

Kim olduğumu bilememek gibi bir derdim olmasa, bana derdini söylediğinde sana kim olduğunu söylemeye cüret edebilirdim.

Oysa bütün yapabileceğim, kendisi olamayan bir adamın hikâyesini bana bir başkası gibi anlatmak:

Adam, kırmızı bir bisikletti çocukken.

Alınacağına söz verilen ama bir türlü alınmayan kırmızı bir bisiklet.

Çocuk günler boyunca inciler akıttı gözlerinden, ağladı, kırmızı. Kimi ağlarken görse sebebini bir çırpıda bilecek kadar çok ağladı. Dallas'ın Süelın'ından, vefat eden eşinin taze hatırasıyla cami avlusunda gözyaşı döken Adil amcaya kadar.

Hadi pis Ceyar o kadına bir bisiklet almıyordu ama Adil amca bisiklet alacak kadar parası varken niye ağlıyordu ki?

Elindeki şekeri keyifle yiyen çocuğa adın ne diye sorup, çocuğun, şeker demesi üzerine bu çocukta istidat var, kendisini meşgul olduğu şey zannediyor diyen velîden haberi yoktu henüz, adı o zamanlar kırmızı bisiklet olan çocuğun.

Gençliğine kadar hafta içi her gün okul oldu adam.

Dünyanın en büyük derdiydi çünkü sabah erkenden kalkıp okula gitmek. Asla bir işe yaramayacağını bildiğin bir sürü şeyi sırf sınavda iyi not alabilmek için ezberlemek zorunda kalmak da cabası. Okulu bitirenlere verilen diploma, bundan sonraki hayatınızda sonsuz mutlu olabilirsiniz belgesinin okulcasıydı hatta. Sabahın köründe uyanmak gibi bir derdin yoksa üzülmeye değecek ne vardı ki dünyada?

İsmi kendi kalbinde okula çıkan o gencin, henüz, bir Necip Fâzıl şiirinde kendisine taş ve gül atılan adamdan başka, Mansur'un kim olduğundan haberi yoktu.

Adam daha aşkı bilmezken, âşık olduğu güzel gözlü kız oldu yıllarca.

İnsan neydi ki gözden başka?

Şarkıların ne işe yaradığını, şiirin ne işe yaramadığını bir çift gözden öğrendi. Limonun sadece salataya sıkılan bir şey olmadığını, çekirdekleri itinayla ayıklamayanların saçlarında limon çiçeği açacağını. Güllerin hangi bahçeden nasıl çalınıp, ne yapılırsa çiçekçiden alınmış gibi gözüktüğünü, hep o zaman…

Ve sabahlara dek hasretle ağlarken anladı, hiç uyumadığın bir gecenin sabahında uyanmanın da gerekmeyeceğini, diplomanın bir adının da onu bir daha görememe ihtimali olduğunu, Adil amcayı ağlatanın kırmızı bir bisiklet olmadığını...

Âşık olduğu güzel gözlü kıza bürünen o adam, Mecnun'un nereden geldiğinden nereye gittiğine ve hatta kendi ismine kadar, sorulan her soruya neden 'Leyla' diye cevap verdiğini anlar gibi oldu.

Ödeyemediği borçların mahcubiyetiydi adam, evliliğinin ilk yıllarında.

Günü geçmiş senetler, yılı geçmiş borçlar, hep hakaret hakaret çalan yeni çıkmış bir cep telefonu, asla geçilmemesi gereken uzunca bir sokaklar listesi ve âşinâ dudaklardan koro halinde dökülen, inan ki bende de yok, cümlesiydi o zamanlar yaşamak.

Bir arkadaşının işyerine bilmem kaçıncı kez borç istemek için gidip yine utancından isteyemeden evinin yoluna düşerken 'istemek zillettir'in ne demek olduğunu öğrendi. İstenmeden vermeye, verdiğini istememeye, istemek zorunda kalacağını vermemeye o zaman ahd etti.

“Kande baksam gözüme ol dilber-i rânâ görünür” mısraını o vakitler yeni yeni diline dolamıştı bay ödenemeyen borçların mahcubiyeti.

Bir güzelin elinden tutup 'Ben kabul ettim' deyince kendisine el oldu adam.

Kendisinin kendisinden bir başkası olduğunu, kendisi kalmayan bir aynaya bakınca bildi. Yok etmeyen aşkın var olmadığını, aşkın var olanlara yâr olmadığını bildi. Ustasına güvenenin kütük gibi olması gerektiğini fark etti. Görmenin gözle, konuşmanın dudakla, duymanın kulakla, yürümenin ayakla olmayacağını bildi diyemem, sezdi. Bilmenin bildiğinden ibaret olmadığını bildi.

Gel gör ki kendisinin kim olduğunu bilemedi, âşığın ne yapıp yok olacağını, kütüğün ne yapmayıp düşünmeyeceğini, gözsüz görmenin nasıl'ını, dudaksız konuşmanın niye'sini, sözün kulaksız duyulanını, yolun ayaksız yürünenini bilemedi, göremedi, anlayamadı gitti.

O kendisine el olan adam, hâlini beyân için değil ahvâlini bilene niyâz için tenha geceler boyunca bir başkasına söyler gibi kendisine Sâlih Baba'dan bir şiir okudu.

“Bihamdillah kamu varım sen oldun

Her eşyâda talebkârım sen oldun

Neye baksam seni anda görürem

Bu mânâdan mededkârım sen oldun”


Hâsılı cancağızım,

Ne bu hikâye bitti ne de dert.

Dert insanın kalp kâğıdıydı sanki. Kafa kâğıdımızdan kim olduğumuzu başkaları anlıyordu, kalp kâğıdımızdan kendimizden bir başkası olduğumuzu, biz.

Dertlerin sûretine büründük, kendimize kendimizmiş gibi göründük.

Dert hep çok olunca derman hiç tek olmadı.

Süründük.


O adam ne mi oldu?

Olmaz olsun!

Kırmızı bir bisiklet oldu, okul oldu, bir çift güzel göz oldu, mahcubiyet oldu, aynaya bir baktı kendisine el oldu.

Kendisinden başka her bir şey oldu.

Bir tek kendisi olamadı.

Kendi hakikatini hiç dert etmedi ki!

Nasıl kendisi olsun o adam?


TEFEKKÜR DİVANI

“Ne beyân-ı hâle cür'et ne figâna tâkatim var

Ne recâ-yı vasla gayret ne firâka kudretim var”

Şair kısaca 'yok' diyor bu beyitte.

Hâlimi dile dökmeye cesaretim de yok, hâlimden feryâd etmeye mecâlim de.

Kavuşma ümidiyle bir gayretim de yok, bu ayrılığa dayanacak gücüm de.

Bu yok'un ne mânâya geldiğini âşıklar elbet bilirler. Bilmeyenlere anlatmaya ise Enderunlu Vâsıf'ın niyeti yok.

ÖZLÜ SÖZLÜK

Dert çekmekten derdini dile dökmeye mecâli kalmayanlara dertli diyorlar, dert edebiyatı yapmaktan dert çekmeye vakti kalmayanlara yazar.

ANLAYAMAM

Dün ağladığı dertlere bugün gülen adamı anlarım da, yarın güleceği derde bugün ağlayan adamı anlayamam.

BİRİ VE DİĞERİ

-Biri kendisine maske, diğerinin maskesi kendisi..!

(..?)

Yenişafak
28 Ocak 2016

YORUM YAPIN

Yorumlarınız editörlerimiz tarafından okunup onaylandıktan sonra yayına alınacaktır.

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ Tümü
BU KATEGORİDEKİ DİĞER MAKALELER