YAŞAM

Abdurrahman Dilipak : Güç ve servet, dua ile istenen bela mı?

Tarih
14 March 2021
İzlenme
773 Kişi

Kontrol edemediğiniz güç güç değildir. Bir gücü veya serveti ya aklınız ve imanınızla yönetirsiniz, ya da o güç ve servet aklınızı ve imanınızı yönetir. Bu süreçte insanlar ya inandıkları gibi yaşarlar, ya da yaşadıkları gibi inanmaya başlarlar. Eğer paranız ve gücünüz aklınız ve imanınızdan büyükse, o şey aklınız ve imanınızı yönetmekle kalmaz, başınıza şeytan toplar.

Herkes güç ve servet istiyor. O istediğimiz şey, dua ile istenen bir belaya dönüşebilir.

Haddinden fazla şiddet gayedeki hikmeti yok eder.

Şarap içince, şişede durduğu gibi durmaz. Para da kasada uslu durur ama kasadan çıktığında eskisi kadar uslu durmaz. Bazan elbisesinden soyunan biri, cüzdanından çıkmış para, boş koltuk ve kınından çıkmış silah gibi tehlikeli olabilir.

Yarım dindar insanı dinden, yarım doktor sağlığından eder. Yarım bırakılan her iş baş belasıdır. Ömür törpüsüdür. Akşama kadar ördüğünüzü sabaha kadar sökerseniz, eliniz ayağınız boş kalmaz, ama yaptığınız bir iş de olmaz. Her şeyi kontrol etmeye çalışanlar, korkularının ve başkalarının kontrolüne girerler. Her şeyi kendinize bağlarsanız bütün eleştiriler ve talepler size yönelir. Hiçbir nefs bu yükü taşıyamaz. İnsanlar özgür olmalı. Zaten kimileri, kimilerine karşı bir denge oluşturur. Ve sizi eleştirenler de sizin için, başkalarına karşı mazeret oluşturur.

Hiç kimse herkesin tüm taleplerine cevap veremez.

Bütün bu hercümerç içinde, hem dünyada bir düzen oluşturmak ve hem de Allah’ın yardımı ile cenneti hak etmek için tek yol var o da Allah’ın rızasına talip olmak ve Allah’ın dostlarını dost edinmekten geçer. Heva ve heveslerden vazgeçmekten, cahillikten, zulümden kibirden sakınmak, merhamet ve eminlik libasına bürünmek gerek. Özü sözü bir olmak gerek.

Özal dönemi, benim hakkımda kamu davalarının en az olduğu dönemdir. En sert eleştirilerimden bile rahatsızlık duymadı. Dışarıdan gelen baskılara karşı, bunu halka kabul ettiremem, iktidarımızı kaybederiz dedi. Demokrasi dedi, insan hakları dedi. Onların argümanlarını onlara karşı kullandı.

Her şey kontrolümüzde diyen bir işadamı, STK temsilcisi, siyasetçi aslında dış tehditlere kendini açık hale getirmiş olur. İç talepler ve dış talepler arasına sıkışınca gidecek yer, söylenecek söz, yapılacak bir şey kalmaz.

Eskiler boşuna “Beni bana bırakma Rabbim” dememişler. Kendilerini “pür taksir / Saf Kusurlu” “Abd-i aciz / aciz bir kul” olarak tanımlamamışlar. Peygamberler durduk yere “Göklerin hazinesinin anahtarı benim ellerimdedir demiyorum” dememişler. Ezel de ebed de göklerin orduları da bizim kontrolümüzde değil. Kader, Rızık ve Ecelimiz Allah’ın elindedir ve O’nun bir ortağı da yoktur ve O’nun hikmetinden sual de edilmez. O “La yüs’el”dir.

Kuşkusuz “Benim Rabbim var, O kadir-i mutlaktır ve ben O’nun rızasının tecellisinin vesilesiyim” demekte hiçbir beis yok ve asıl güç budur!

İster işadamı, ister STK temsilcisi, ister politikacı ya da akademisyen, ya da dini önder olun.

Hayır da şer de Allah’ın iradesi içindedir. O kadir-i mutlak, yani mutlak iktidar sahibidir. Biz O’nun rızasına talibiz. Başarının 40 şartı vardı. En başta işi yapanların liyakatından önce toplumun liyakatı. En temelde de imtihan gereği Allah (cc) bizi mallarımız, canlarımız ve sevdiklerimizle kimi zaman artırarak kimi zaman eksilterek imtihan edebilir. Kimse olmakta olan ve olacak olanlar hakkında mutlak tasarruf sahibi değildir. Olan şeyler ise kaderdir ve geriye dönük bir ihtimal hesabı yapılmaz.

Geçen gün HÜDAPAR’dan arkadaşlar geldi, uzun boylu konuştuk. Anayasa değişikliği, hukuk reformu ve insan hakları eylem planını konuştuk. Tarih, hal ve gelecekten söz ettik. “Alamet-i farikamız” olan şeylerden, kavramlarımızdan, geleneksel kurumlardan ve onları asrın idrakine söyletmekten söz ettik. Daha da önemlisi, herkes bugünkü şikayetçisi olduğumuz hal’den kurtulmak için hep ötekilerin değişmesi gerektiğinden söz ediyoruz. Oysa, değişim için önce biz dahil, toplumun bütün kesimlerinin kendini değiştirmesi gerek. Ancak o zaman Allah’ın yardımı, bize, o millete, o ülkeye ulaşır. Değilse Allah (cc) onların işlerini sarp dağlara sardırır. Üstlerine pislik yağdırır.

Evet belki de Şeytanın en büyük hilesi budur. Kişi, toplum kendi özel ve kollektif / tüzel nefsine çok güveniyor. Geçmişi ile çok fazla övünüyor ve hayallerine çok fazla güveniyor. Şükür yok, sabır yok, israf çok, “Ben” zirve yapmış! Tarih kitaplarına, tarih dizilerine bakıyorsunuz, övgü ya da sövgü kitabı.. Oysa ne buyuruyordu Allah (azze ve celle): Tekasür Suresi Anlamı: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. 1- O ‘çokluk kuruntusu’ sizleri oyaladı, 2- Ta kabirlere kadar gidip ziyaret edişinize kadar! (Soy sopunuzla övünüp, atalarınızın yaptıklarını ve sözlerinizi kendiniz için mutlak bir delil olarak yüceltmeye varana kadar). 3- Öyle değil, ileride bileceksiniz! 4- Sonra yine öyle değil, ileride bileceksiniz! 5- Öyle değil, kesin olarak bilseniz, (Gün gelecek bunun böyle olmadığını yaşarken bileceksiniz. Sonra tekrar bir daha bileceksiniz. Sonra ölüp dirildiğiniz gün kesin olarak bileceksiniz ki, sizin kesin delil sandığınız şeyler, hayır zannettiğiniz şeylerde şer, şer zannetiklerinizde Allah’tan başka işin aslını kim bilebilir ki, şer varmış) (İşte o zaman) 6- Andolsun ki, cehennemi mutlaka göreceksiniz! 7- Sonra yine andolsun ki, onu yakın gözüyle göreceksiniz! 8- Sonra andolsun ki, o gün her nimetten sorgulanacaksınız!”

Evet, asıl değişmesi gereken biziz biz. Allah açıkça ve gizliden yapıp ettiklerimizi görmekte ve bilmektedir. Allah’ın gazabını çeken kişi ve topluluklardan, işlerden ve sözlerden uzaklaşıp, bizi Allah’a yaklaştıracak işlere yönelelim.

yazının devamı 

YORUM YAPIN

Yorumlarınız editörlerimiz tarafından okunup onaylandıktan sonra yayına alınacaktır.

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ Tümü
BU KATEGORİDEKİ DİĞER MAKALELER