GÜNCEL

İsmail Kılıçarslan : Yarasalar ve karanlıklar

Tarih
27 October 2015
İzlenme
2505 Kişi

27 Ekim 2015

1997 yılının puslu, paslı, berbat yazıydı. Halk iradesi, sandık ve diğer 'demokrasi araçları'nın tamamı rafa kaldırılmış; askerlerin, medyanın ve diğer 'zinde güçler'in işbirliği ile Anasol-D isimli bir hükümet memlekete vaziyet etmeye başlamıştı. Türk siyasi tarihine 'kumarhanede burnuna yumruk yiyen başbakan' olarak geçen Mesut Yılmaz, Ağustos ayında katıldığı Hacıbektaş Şenlikleri programında dişlerini belirgin şekilde göstererek şöyle buyurmuştu: 'Kesintisiz sekiz yıllık eğitime karşı çıkanlar, karanlıktan beslenen yarasalardır.'

Malumunuzdur belki. Anasol-D hükümetinin ilk icraatlarından biri, kesintisiz eğitimi 8 yıla çıkartarak İmam Hatip Okulları'nın orta kısmını kapatmak olmuştu. Tabii, İmam Hatip Okulları ve Meslek Liseleri'nden mezun olan öğrencilere uygulanacak katsayı zulmü de işin cabası idi. Türk televizyonları adeta 'çadır tiyatrosu'na dönmüş, koca koca gazeteciler askerlerden 'andıç alma' kuyruğuna girmişlerdi. Tabii, en popüler şarkımız da Onuncu Yıl Marşı idi.

Yapılan seçimlerden sonra hükümeti kurma görevini en çok oyu almış Tansu Çiller dururken Anavatan Partisi'ne ve Mesut Yılmaz'a veren Süleyman Demirel'e 'diktatör' falan diyen de yoktu tabii. Hemen kötü düşünmeyelim. 'Kimse bizim kontrolümüzde olan birine diktatör diyemez bi kere' falan diye düşünmüş olmalılar.

O günlerde de tıpkı bugünlerde olduğu gibi sürekli 'milletten, milletin ana omurgasından, Anadolu'yu yoğuran mayadan yana olan' gazetemiz Yeni Şafak'ta bir yazı yayınlanmıştı. 'Kesintisiz sekiz yıllık eğitime karşı çıkanlar, karanlıktan beslenen yarasalardır' diyen Mesut Yılmaz'ı konu alan 'manifest' bir yazı idi bu. Gelin o yazıdan kimi bölümleri birlikte okuyalım:

'Hiç yarasa gördünüz mü bilmiyorum? Ben bir keresinde Malezya'nın tropikal bölgelerindeki mağaralardan birinde ilerlerken önce ters bir şekilde asılı duran, daha sonra da ürpertici çırpınışlarla mağaranın derinliklerine doğru uçuşan bu yaratıkları, bulundukları ortamda görme imkânı bulmuştum. İlkellik yüklü bir iğrenme hissinden çok, bir ibret ve hikmet arayışı ile onların varlık dünyasını anlamaya çalıştım. Mağara içindeki bir taşın üzerine oturdum; karanlıklar içinde sunulan aydınlanma derslerine nüfuz etmeye çalıştım. Her şeyden önce, hiçbir şeyi boşa yaratmamış olan Allah'ın yarattığı yarasaları da, bizi yarasalıkla suçlayan insanları sevdiğimiz gibi sevmekle yükümlü olduğumuzu anladım. Sonra da, onlara, kendini varlık âleminin yegâne güzel unsuru olarak gören müstağni beşer kibri ile değil, yükselişi ve derinliği mahfiyette bulan ve her varlık unsurunda kendinden bir parça gören erdemli Âdemoğlu muhabbeti ile bakmamız gerektiğini… Sonra karanlıklar. Ah, o derinleştirici ve öğretici gece karanlığı… Hz. Musa'yı bir gece karanlığında Tur-u Sina'da, Hz. İsa'yı bir gece yoğunluğunda Zeytin Dağı'nda, Hz. Muhammed (SAV)'i bir gece kıyamında Hira'da düşününüz. Bu mekânlarda karanlıkta derinleşen gerçek aydınlık geceler geçirme lütfuna ermiş bir insan olarak ben, böylesi karanlıklarda geçecek bir saniyeyi, kumarhanelerin aydınlatıcı ışıklarında geçirilecek bin yıla değişmem. Bunu da ancak teheccüt zevkini tadan uyanık ve aydınlık insanlar bilebilir… Varsayalım ki, onların dediği gibi insanların görüş kapasitelerini yok eden ve ilerlemelerini engelleyen bir karanlık var… Her şeyin tek tip olduğu bir âleme, uzaydaki bütün ışık kaynaklarının aydınlıklarını yükleseniz de bir şey değişmeyecek ve aslında fiilen karanlıkta olacaksınız demektir. Tek tip bir insanın ve tek tip bir dünyanın aydınlığı aslında içselleştirilmiş karanlıktan başka bir şey değildir… Tek tip insan ve tek tip toplum oluşturmak isteyenler aslında içinde bulundukları karanlığı fark edecek yetenekte insanların çıkmasının doğuracağı aydınlıktan korkmaktadırlar. Bunu daha iyi anlayabilmeleri için, onlara Eflatun'un Devlet adlı eserinin Yedinci Kitabı'ndaki Mağara misalini okumalarını tavsiye ederim. Yine de, Kur'an'ın aydınlığından kaçanlara Eflatun ne söyleyebilir bilemiyorum.'

O gün bu yazıyı kaleme alan isim, şimdi memlekete başbakanlık eden Ahmet Davutoğlu'ndan başkası değildi. Üstelik o günlerde bu ve benzeri yazılarını her an 'ders verdiği üniversitelerden kovulma riski'ni de göze alarak yayınlıyordu.

Diyeceğim odur ki ben; yani kültürel, sembolik, manevi iktidarı elinde bulunduran o kesim tarafından dün de bugün de 'karanlıktan beslenen yarasa' olarak tanımlanan ben… Ellerine geçirdikleri her fırsatta Türkiye'nin ana omurgasını perişan edip milyonlarca mağdur oluşturan bu adamlara her zaman ve her zeminde karşı çıkmayı bir 'sorumluluk' olarak gören ben… Bu pazar sandığa giderken aklımda bu yazı olacak. Biliyorum, biliyorum, biliyorum. Bir sürü 'ama' birikti. Fakat bütün 'ama'ları şimdilik devre dışı bırakan, memlekette durum böyle gittiği sürece de devre dışı bırakacak olan bir sebebim var. İbrahim Tenekeci'nin ifadelerini ödünç alarak söyleyeyim: 'Allah amatör iyilere kuvvet versin; profesyonel kötülere fırsat vermesin diyedir pazar günü yapacağım eylem.'
Ne diyordu Eflatun: 'Her şeyin hayırlısı olsun be hafız. Allah bu büyük memlekete iyilik, güzellik, bereket versin.'

Yenişafak 

YORUM YAPIN

Yorumlarınız editörlerimiz tarafından okunup onaylandıktan sonra yayına alınacaktır.

YAZARIN DİĞER MAKALELERİ Tümü
BU KATEGORİDEKİ DİĞER MAKALELER