MHP Lideri Devlet Bahçeli'den partisinin grup toplantısında konuştu.
Gündeme dair önemli değerlendirmelerde bulunan Bahçeli sözü, İran'da yaşanan olaylara getirdi.
İran'daki protestoların ülke geneline yayıldığını söyleyen Bahçeli, Gezi Parkı olaylarına hatırlatma yaparak tehditlerin tanıdık olduğunu söyledi.
Bahçeli, devam eden açıklamalarında şöyle dedi;
İRAN'DAKİ PROTESTOLAR: MADALYONUN DİĞER YÜZÜ
"İran'da Riyal'in değer kaybetmesinin ardından Tahran'daki Kapalı Çarşı esnafının başlattığı protestolar ülke geneline yayılmıştır. Bu madalyonun bir yüzüdür.
Diğer yüzü ise İran'a yönelik emperyalist provokasyonlardır. İran'daki şiddet olaylarında çok sayıda kişi hayatını kaybetmiştir. İran'ın sancısı bölge ülkelerini tehdit etmektedir.
"GEZİ İLE BENZERDİR"
Hangi mihrakların devrede olduğunu, hangi planların uygulamaya geçtiğini çocuklar bile itiraf edecektir. İran'a neşter vuran, örtülü operasyon yapan mihrakların hüviyetleri bellidir. Tehdit son derece tanıdık ve yakındır.
Gezi Parkı olayları ile İran'daki olayların benzerlikleri üzerine düşünmeye davet ediyorum. ABD ve İsrail'in İran'a karşı saldırı pozisyonuna geçmesi küresel konvansiyonel savaşa bir adım daha yaklaşmaktır.
İran'daki olaylara mutlaka karşı çıkılmalıdır. Gün bir ve beraber olma günüdür. İran halkı emperyalizmin köstebek lider projesine müsaade etmeyecektir.
"SİYASETİMİZ TUTARLI VE DENGELİDİR"
Değerli vekil arkadaşlarım, muhterem hanımefendiler, beyefendiler, basınımızın değerli temsilcileri, sizleri hürmetle selamlıyor en iyi dileklerimi sunuyorum.
Bugünkü toplantımızı takip eden tüm vatandaşlarımızı saygı ve sevgi ile selamlıyorum.
Daha önce de dediğim gibi siyasetin doğruluğu kadar zamanın da doğru olması gerekir. Doğru zamanda yanlış siyaset ham hayalin peşinde oyalanmaktır.
MHP'nin siyaseti doğrudur, mücadelesi doğrudur. İlkeleri, ülküsü doğrudur. Siyasetimiz tutarlı ve dengelidir.
"SİYASETİ DOĞRU OKUMAK ÖNEMLİDİR"
Vatanseverlik sınavından geçemeyen siyaset gerçek manada siyaset değildir, insanımıza hiçbir hayrı dokunmayacaktır.
İçinde bulunduğumuz gemi metruk bir gemi değil, dev dalgalara cesaretle direnen iman ve irade gemisidir. Basiret yoksunu siyaset zihniyeti pek çok badireye davet açacaktır.
Önemli tehlike de budur. Basiret hayatı ve siyaseti doğru okumaktır. Görüneni ve gösterilmek isteneni sezgi ve bilgi ile kavramak demektir.
MHP ile Cumhur İttifakı'nın yapacağı budur. Fikir demek hayat demektir, siyaset demektir.
"MİLLİYETÇİ-ÜLKÜCÜ HAREKET GÖZ KAMAŞTIRMAKTADIR"
Milliyetçi-ülkücü hareketin fikir ve düşünce düzeyi göz kamaştırmaktadır.
Bu kapsamda kalem oynatan, kelimelere ruh katan; fikir namusunu siyasî mücadelesinin omurgası yapan, deyim yerindeyse emeğiyle yüreğini birleştiren nice serden geçen gönüller, nice münevver ve mütehassıs isimler davamızın yükselişine her saha ve zeminde hizmet etmişlerdir.
Tasavvur vadisinden fiiliyat sahnesine, fikir evresinden hareket evrenine pek çok zorluğu aşa aşa geçen Türk milliyetçiliği; toplum ve millet nezdinde çok büyük takdir ve sevgiye müstahak olmuştur.
"KURDUN DÜNYASI BAŞKA, SIRTLANIN DÜNYASI BAMBAŞKADIR"
Haklı ve haysiyet mihverine dayalı hiçbir mücadele kolay yollardan geçmemiş; ikbalin düşkünlüğü, davanın itibar ve iffet düzeyiyle değişmemiştir. Pakistanlı âlim, şair, filozof ve politikacı Muhammed İkbal demişti ki: “Aynı gökte uçarlar; fakat karganın dünyası başka, şahinin dünyası başkadır.”
Ben de diyorum ki: Kurdun dünyası başka, sırtlanın dünyası bambaşkadır. İnsan, muhabbet üzere yaşamalıdır. Hayatın manasını kavrayabilmek için sevgi ve saygının şart olduğu bilinmelidir.
Sevgi, saygı, merhamet ve vicdanıyla cem olan bir insan; sürülerek yaşamakla Allah rızasına müdahil yaşamayı birbirinden ayırmayı başaran insandır.
“Ben, ben” demeyi bırakarak “biz”e ulaşmayı telkin eden büyük şairimiz Bahtiyar Vahapzade’nin, “Bir hükme, bir fermana ben başımı eğmedim” sözü; ayrılığa, haksızlığa ve millî birliğin kopuşuna karşı bir nevi meydan okuyuştur.
"DOĞRU NEYSE ONU KONUŞMALIYIZ"
Milliyetçi Hareket Partisi’nin mütemayiz gayesi; benlerden oluşan muazzam çokluğu “biz” kalıbında birleştirmek, bunu da sevgi, saygı, empati, anlayış, hoşgörü, karşılıklı anlayış ve kaynaşma ile gerçekleştirmektir.
14. yüzyılda yaşamış meşhur seyyah İbn Battuta, klasikleşmiş eserinde Anadolu’da ahî zaviyelerinde yapılan toplantı ve ayinlerde herkesin külahını önüne koyarak oturduğunu yazmıştır.
Biz de şapkamızı önümüze koyup, nokta zamanla akan zaman arasındaki gelişmeleri doğrusu ne ise o şekilde ele almak; gerekirse fincancı katırlarını ürkütmek amacındayız.
Doğru ne ise onu konuşmalıyız. Üstelik eğmeden, bükmeden; kılı kırk yaran, tecrübeli akıl ve ahlâkın merceğinden karşımızdaki meseleleri dürüstçe okumalıyız.
"SÜREKLİLİK İÇİN DEVAM EDEN ÇALIŞMALAR"
Aziz dava arkadaşlarım, değerli hanımefendiler, beyefendiler, yapılan bilimsel araştırmalara göre ilk insanın 3 milyon yıl önce, düşünen ilk insanın 1 milyon yıl önce, çağdaş tipte düşünen ilk insanın ise 200 bin yıl önce ortaya çıktığı iddia edilmektedir.
Buna rağmen süreklilik içinde devam eden çalışmalar, bu tarihlerin çok daha eskiye dayandığını da göstermektedir.
Bizim konumuz; kesintisiz, devam edegelen mezkûr tartışmaların doğruluğu veya yanlışlığı üzerine akıl ve fikir yürütmek değildir.
Anladığımız ve gördüğümüz asıl açmaz, asıl çarpıklık şudur: İnsanlık, iki müessir ve mütemadi sorunu asla çözememiştir. Birincisi birlikte yaşama sorunu, diğeri ise bağlayıcı, ahlâkî, temel değer ve kurallara dayalı bir uluslararası düzen kurma meselesidir.
Meşhur bir filozofun 19. yüzyılda söylediği şu söz de bu iki sorunla mündemiçtir. Buna göre insanlığın iki temel problemi vardır: Birincisi adaletsizlik, ikincisi ise anlamsızlıktır. Adaletsizliğe karşı hukuk, anlamsızlığa karşı da sanat bulunmuştur. Ne var ki ne insan hukuka ne de sanat insana ulaşabilmiştir.
1975 yılından bu yana dünyadaki çatışmaları inceleyen ve İsveç’te kurulu bulunan Uppsala Çatışma Verileri Programı’na göre, günümüzde orta ve büyük ölçekteki çatışma ve savaşların toplam sayısı dünya genelinde 185’e tırmanmıştır.
Bu tablo, insanlık namına uyarıcı, kaygılandırıcı ve ürperticidir. Yaklaşık 5 milyar insan, huzursuzluk sarmalında; çatışma ve savaşların odağındadır.
"TRUMP KÜRESEL ÇETELEŞMEYİ SAVUNUYOR"
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump’ın geçtiğimiz günlerde basına verdiği demeçte söylediği sözler, çivisi çıkan, kaosun pençesine düşen dünyanın hâl-i pürmelâlinden başka bir şey değildir.
Bir gazetecinin, “Küresel yetkilerinizin herhangi bir kısıtlaması var mı?” sorusuna Trump’ın verdiği cevap aynen şudur: “Kendi ahlâkım, kendi aklım. Beni durdurabilecek tek şey bu. Uluslararası hukuka ihtiyacım yok.” Öncelikle bir sorunun cevabı üzerinde düşünmemiz lazımdır: Devlet mi hukukun ürünüdür, yoksa hukuk mu devletin sonucudur?
Siyaset ve hukuk felsefecileri bu soruya uzun yıllar kafa yormuşlardır. Hukuku yapanlarla siyaseti yapanlar, hukuku inşa edenlerle hayatın rotasını çizenler esasında aynıdır.
Tarih, kültür ve fikir koordinatlarıyla söyleyecek olursak; hukuk, devlet olma hâlinin mahsulü, devlet ise hukukun ve adalet ruhunun mütemmim cüzüdür. Hukuku yapan devlet, eğer hukuka uymaz ve hukuku çiğnerse; çetelerden ve organize suç örgütlerinden hiçbir farkı kalmayacaktır.
Buradan hareketle diyebiliriz ki, mevcut ve mâhut hâliyle uluslararası hukukun aldığı ölümcül darbeler; küresel mahiyette çeteleşmeyi, devlet altı yapıları ve “gücü yeten yetene” mantığını yaygınlaştıracak; el cümle, korkunç bir durumu yeni ve yıkıcı bir normal olarak tescilleyecektir.
"ABD DÜNYAYI ATEŞE SÜRÜKLÜYOR"
Amerika Birleşik Devletleri Başkanı’nın savunduğu şey, küresel çeteleşmedir. Bu, vandallığın tahkikidir; şiddete vesileye dayanan siyasetin kıtaları ve coğrafyaları gayriahlâkî, gayrihukukî ve zorbaca bir ablukaya almasıdır.
Küresel kurum ve kuruluşlardan kademeli olarak çekilen Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyayı ateşe sürüklediği, insanlığın sonunu hazırladığı; kıyamet senaryolarına ilkel bir inanç ve politik dağılımla eşlik ettiği artık inkârı son derece güç bir gerçek olarak karşımızdadır.
Bugünkü dünya tablosunda demokrasi; ne arada, ne Araf’ta ne de raftadır. Maalesef hepten kayıp, hepten yok hükmündedir. Yine bugünkü dünya tablosunda özgürlükler, insan hakları ile insani miras ve değerler hazinesi; emperyalizmin hücumuna uğramış, “vahşi Batı” eliyle tahrip ve yağma dönemine girmiştir. Dizginlenemeyen hırslar, freni tutmayan itirazlar insan aklının önüne geçmiştir.
Dip akıntı hâlinde asırlardır devam eden bölüşüm, paylaşım ve hâkimiyet kavgaları; geldiğimiz bu aşamada uluorta yapılır olmuştur. Petrol, doğalgaz, değerli madenler ve mineraller; çatışmaların, savaşların ve aşırı gerilimlerin hem vasıtası hem de motivasyonu hâline gelmiştir.
"VENEZUELA KOMPLOSU YALNIZCA BİR TESTTİR"
Buna su kaynaklarına erişim yollarındaki tıkanıklıklar da ilave edildiği takdirde, dünyada aklıselim tamamen kaybolacaktır. Uyarıyorum; herkesi sağduyuya davet ediyorum.
Yaşadığımız çok vektörlü, çok matrisli ve çok parametreli cepheleşmelerin benzerlerine, 1. ve 2. Dünya Savaşları öncesinde de tesadüf edilmiştir. Bu savaşların olağanüstü tesirleri günümüze kadar devam etmiş, hâlen de etmektedir.
Akıl ve vicdan köprüsü yıkılan Trump, zincirleme çılgınlıkları, günbegün yayılan fütursuzluk ve pervasızlıklarıyla dünyayı karanlık bir uçurumun kenarına kadar sürüklemiş durumdadır.
İnsanlığın topyekûn yeni bir savaşa girmesi, dahası bunun nükleer silahlarla tahkim edilmesi; ayrıca yönlendirilmiş enerji silahlarının, mikrodalga veya lazer ışınları kullanılarak hedefleri etkisizleştiren sistemlerin devreye sokulması hâlinde yaşanabilecekleri düşünmek bile korkutucudur.
Venezuela komplosu yalnızca bir testtir; bu yolla tepkiler ölçülmüş, yakın geleceğin stratejik analizleri yapılmıştır. Şimdi sırada, bir NATO üyesi olan Danimarka’ya bağlı Grönland bulunmaktadır.
Trump’ın “Bu sorunu ister nazikçe ister sertçe çözeceğiz” açıklaması, yangına körükle giden sorumsuz ve şuursuz bir dayatmadan başka bir şey değildir.
Bir NATO üyesi ülkenin hâkimiyetindeki topraklara, bir başka NATO üyesi ülkenin çökme ve işgal planı nasıl tarif ve tevil edilecektir? Bu şartlar altında NATO’nun değer hükmünden, ahlaki ve hukuki bağlayıcılığından samimiyetle bahsetmek akla ve mantığa sığacak mıdır?
Tek taraflı ve bağnaz bir şekilde “İstedim, öyle düşündüm, alacağım, yapacağım, vuracağım, yargılayacağım” demek; hür dünyaya rest çekmek, “Haydi yüreğiniz yetiyorsa gelin de savaşalım” demek anlamına gelmeyecek midir? Allah için söyleyiniz: ABD’nin fiilen üstlendiği küresel jandarmalık pozisyonunda, beşeriyet aç ve hürler ile tok esirler mevkiinde görülmeyecek midir?
"GERÇEK HASTA ADAM ABD'DİR"
1946 yılında, dönemin Amerika Birleşik Devletleri Başkanı Trump’ın, yine dönemin Danimarka Dışişleri Bakanı’na yaptığı ahlaksız teklif; emperyalizmin dönen çarkında işin özünde pek bir değişiklik olmadığını da işaret etmektedir.
O dönemde Truman, 100 milyon dolar altın karşılığında Grönland’ı satın almak istemiş; bu teklif Danimarka yönetimi tarafından reddedilmiştir.
Bunun yanı sıra; Küba’ya sözde özgürlük getirme, Kolombiya’yı cezalandırma, Panama veya Kanada üzerinde hak iddiasında bulunma, İran’ı vurma gibi aleni hesap ve hedeflerle meşgul olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, küresel yok oluştan önce kendi sonunu da hazırladığı ortadadır. Küresel konvansiyonel savaş tehdidi ciddi düzeydedir.
Türkiye olarak her ihtimali sıfır hatayla ele almak, yüksek bir öngörüyle değerlendirmek; buna muvafık siyasi, askerî ve ekonomik tahkimatı sabır ve sebat içinde yapmak artık vatanın, milletin ve bekânın şerefidir.
19. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’na “hasta adam” yaftası vurmuşlardı. Bugünün dünyasında ise gerçek hasta adam Amerika Birleşik Devletleri’dir.
İçeriden çürümüş, büyük oranda insan kalitesini yitirmiş; anlam ve varlık nedenini kaybetmiş bir toplum yapısına sahip olan Amerika Birleşik Devletleri’nin, kristal bir vazo gibi elli parçaya ayrılacağı günlerin, emin olunuz ki, uzak olmadığı kanaatindeyim.
YORUM YAPIN
Yorumlarınız editörlerimiz tarafından okunup onaylandıktan sonra yayına alınacaktır.